Şair Hakkında
Ebü’t-Tayyib el-Mütenebbî (Ahmed b. el-Hüseyn el-Cu’fî el-Kûfî, hicrî 303 – 354 / miladî 915 – 965), Arap edebiyatının en büyük şairlerinden biridir. Kûfe’de doğdu. Çocukluğunda bir mektepte Arap dili ve şiir derslerini aldı. Keskin zekâsı ve güçlü hafızasıyla küçük yaşta dikkat çekti.
Mütenebbî lakabı üzerindeki en meşhur iddia, şairin peygamberlik iddiasından geldiği yolunda. Eski kaynaklar, onun Semâve çölünde peygamberlik iddia ettiğini, Hims valisinin üzerine yürüyüp onu esir aldığını ve tövbe ettirilene kadar uzun süre hapsettiğini anlatır. Ancak çağdaş görüşler bu minvaldeki rivayetlerin uydurma olduğunu ve şairin ölümünden bir müddet sonra ortaya atıldığını savunur. Maruf er-Rüsafi 1875-1945 ise, Mütenebbi’nin kendisini Hz. Salih’e benzettiği mısraya atfeder
أنا في أمة تداركها الله غريب كصالح في ثمود
Ben, Allah’ın [hâline] yetiştiği bir topluluk içindeyim; Semûd kavmi içindeki Hz.Sâlih gibi bir yabancıyım.
Hamdânîler
Hamdânî Devletini Musul’da Ebû Muhammed el-Hasen b. Ebi’l-Heycâ — namıdiğer Nâsırüddevle — kurdu; devlet sonradan Halep’e ve Anadolu’nun güney kısımlarına doğru genişledi. Onun kardeşi Seyfüddevle (Alî b. Ebi’l-Heycâ, 303–356/915–967) ise Bizansla mücadeleyi ve Abbâsî sınırlarının savunmasını üstlendi. İlk seferini hicrî 324’te, 21 yaşındayken yaptı. Daha sonra Halep’te müstakil bir emirlik kurdu.
Seyfüddevle
Bizans tarihi uzmanı Fransız tarihçi Gustave Schlumberger, Seyfüddevle’yi şöyle tanımlar:
“Onuncu yüzyılın ortalarındaki Bizans kroniklerini inceleyen kişi; 945’ten 967’ye kadar yirmi yılı aşkın bir dönem boyunca, Grek (Bizans) İmparatorluğu’nun sebatkâr, yorulmak bilmeyen ve aynı zamanda en korkulan düşmanı olan Halep Emîri Seyfüddevle el-Hamdânî’nin adının –tekrar ediyorum– her sayfada karşısına çıktığını görür.”1
Seyfüddevle’nin Bizans’a karşı yaklaşık kırk seferle akın eder; kah galip gelir kah mağlup olur. Karşılaştığı Bizans liderler şunlardır:
- Yuhannâ Kurkuas (John Kourkouas): Seyfüddevle’nin ilk seferlerinde karşılaştığı domestikos.
- Bardas Fokas (Bardas Phokas): Seyfüddevle karşısında birçok kez ağır kayıplar verdi; hicrî 342’de Maraş civarındaki çarpışmada yüzünden yaralandı ve oğlu Konstantinos esir düştü.
- Nikephoros Fokas (II. Nikephoros): Seyfüddevle’nin kuvvetlerini kıran, sonradan imparator olan kumandan. Hicrî 351/962’de Seyfüddevle’nin başkenti Halep’i ele geçirdi, Antakya’ya girdi; ancak Hamdânî direnişi yüzünden Bizans ordusu Antakya’dan sekiz gün sonra çekildi.
- Yuhannâ Çimiskes (John Tzimiskes): Genç kumandan; hicrî 345/956’da Seyfüddevle karşısında büyük bir yenilgi aldı, sonra dayısı Nikephoros’un desteğiyle intikam aldı. Kendisi de sonradan (969) Bizans imparatoru oldu.
Mütenebbî ile Seyfüddevle’nin İlişkisi
Mütenebbî, hicrî 337’de Seyfüddevle’nin hizmetine girdi. İkisi yaşça birbirine yakındı. Şair, huzurunda ayakta durup kasidesini inşad etmemek — diğer şairlerin âdetinin aksine — şartıyla onu övmeyi teklif etti; Seyfüddevle de bunu kabul etti. Mütenebbî yaklaşık dokuz yıl onun yanında kaldı ve hakkında, en güzel şiirleri arasında sayılan seksenden fazla kaside ve kıta nazmetti.
Ancak ilişki gerginlikten uzak değildi. Seyfüddevle’nin sarayında, Mütenebbî’den önce büyük itibar gören çok sayıda şair vardı; Mütenebbî bunları hem şahsiyeti hem şiiriyle gölgede bıraktı, bu da haset ve dedikoduyu körükledi.
Kopuşu hızlandıran hadise dilbilimsel bir tartışmaydı. Bir mecliste dil âlimi İbn Hâleveyh ile Ebü’t-Tayyib el-Lugavî bir mesele üzerine tartışırken Mütenebbî susuyordu. Seyfüddevle görüşünü sorunca Mütenebbî, el-Lugavî’nin görüşünü destekleyip İbn Hâleveyh’in sözünü zayıf düşürdü. İbn Hâleveyh yeninden demir bir anahtar çıkarıp Mütenebbî’ye vurdu, yüzünü ve elbisesini kanattı. Seyfüddevle’nin ne sözle ne fiille kendisini savunmaması Mütenebbî’nin gururunu incitti; bu, ayrılışının sebeplerinden biri oldu. Mütenebbî hicrî 346’da Halep’ten istemeye istemeye ayrıldı; önce Dımaşk’a, oradan Mısır’a, Kâfûr el-İhşîdî’nin yanına gitti.
Kaside Hakkında
Rivayetlere göre kaside, hicrî 343 (miladî 954-955) yılında, Seyfüddevle’nin, Rum kralının elçisini fidye meselesi için kabul ettiği bir vesileyle söylenmiştir.
Bu şiir, İslam öncesinden süregelen klasik Arap kasidesi yapısını yansıtan bir örnektir. Câhiliye şiirindeki terk edilmiş harabe (atlâl) tasviri, Abbâsî döneminde değişime uğrayarak fiziki tasvirden iç dünya tasvirine yönelmiştir. Söz konusu kasidenin ilk bölümündeki (1-13. beyitler) nesîb açılışında Mütenebbî, somut mekân kalıntıları yerine içsel bir ayrılık temasını işler. Şairlik becerisinin temel ölçütlerinden biri sayılan hüsn-i tahallüs (girişten asıl konuya geçiş) tekniği 14. beyitte uygulanır. Şair; veda acısını, Seyfüddevle’nin düşman ordusunun kalbine yönelttiği mızraklarla ilişkilendirerek tematik odağı gazelden savaş tasviri ve methe kaydırır.
Kaside
لِعَينَيكِ ما يَلقى الفُؤادُ وَما لَقي … وَلِلحُبِّ مالَم يَبقَ مِنّي وَما بَقي
Kalbimin çektiği ve çekeceği her şey senin gözlerinden dolayı; benden geriye kalan ve yok olup giden ne varsa aşkın tasarrufundadır.
وَما كُنتُ مِمَّن يَدخُلُ العِشقُ قَلبَهُ … وَلَكِنَّ مَن يُبصِر جُفونَكِ يَعشَقِ
Ben aşkın kalbine kolayca nüfuz edebildiği biri değildim; lakin senin cefnlerini [gözlerini] her kim görse âşık olur.
وَبَينَ الرِضا وَالسُخطِ وَالقُربِ وَالنَوى … مَجالٌ لِدَمعِ المُقلَةِ المُتَرَقرِقِ
Hoşnutluk ile öfke, yakınlık ile ayrılık arasında, gözlerden süzülen yaşlar için geniş bir akış mecrası vardır.
وَأَحلى الهَوى ما شَكَّ في الوَصلِ رَبُّهُ … وَفي الهَجرِ فَهوَ الدَهرَ يُرجو وَيُتَّقي
Ve aşkın en tatlısı, sahibinin kavuşmaktan şüphe duyduğu ve ayrılıktan korktuğudur; o, ömür boyu hem umut besler hem de sakınır.
وَغَضبى مِنَ الإِدلالِ سَكرى مِنَ الصِبا … شَفَعتُ إِلَيها مِن شَبابي بِرَيِّقِ
Nazından ötürü darılmış, gençliğiyle sarhoş olana, gençliğimin en taze yıllarını ona aracı kıldım
Burada şair, sevgilisine gençliğinin en taze dönemiyle yaklaştığını ifade eder, çünkü yaşlılık ve ağaran saçlar âşıklar için bir kusur.
وَأَشنَبَ مَعسولِ الثَنِيّاتِ واضِحٍ … سَتَرتُ فَمي عَنهُ فَقَبَّلَ مَفرِقي
Dişleri bal gibi, [yüzü] ak; ağzımı ondan sakındırdım, o da başımın saç ayrımını [tepesini] öptü.
وَأَجيادِ غِزلانٍ كَجيدِكِ زُرنَني … فَلَم أَتَبَيَّن عاطِلاً مِن مُطَوَّقِ
Senin gerdanın gibi ceylan gerdanlı güzeller beni ziyaret etti de [yüzlerine bakmadığım için] gerdanlıksız olanı gerdanlıklı olandan ayırt edemedim.
وَما كُلُّ مَن يَهوى يَعِفُّ إِذا خَلا … عَفافي وَيُرضي الحِبَّ وَالخَيلُ تَلتَقي
Nitekim her âşık yalnız kaldığında benim gibi iffetli davranamaz; hem iffetini koruyup hem de atların çarpıştığında [savaşta] sevgilisini hoşnut edemez.
سَقى اللَهُ أَيّامَ الصِبا ما يَسُرُّها … وَيَفعَلُ فِعلَ البابِلِيِّ المُعَتَّقِ
Allah gençlik günlerini, onlara sevinç verecek ve yıllanmış Babil şarabı gibi tesir edesiye sulasın.
Allah sulasın (sekâhu’llâh) duası, köklü bir Arap kalıbıdır; suyun ve yağmurun hayat ile bereketi simgelemesinden gelir.
إِذا ما لَبِستَ الدَهرَ مُستَمتِعاً بِهِ … تَخَرَّقتَ وَالمَلبوسُ لَم يَتَخَرَّقِ
Zamanı ondan keyif alarak [bir elbise gibi] giydiğin vakit, sen eskiyip yırtılırsın [fani olursun] da giyilen [zaman] eskiyip yırtılmaz.
وَلَم أَرَ كَالأَلحاظِ يَومَ رَحيلِهِم … بَعَثنَ بِكُلِّ القَتلِ مِن كُلِّ مُشفِقِ
Onların göç ettiği gün, o bakışlar gibisini görmedim; şefkatli olan her birinden, her türlü ölümü saldılar.
Beyitteki eylemin faili kadınlar ve bakışlarıdır. Beyitte geçen “müşfik” (şefkatli/ürkek) ifadesi, bu kadınların aslında âşığa acıdıklarını ve onu kasten öldürmek istemediklerini gösterir. Buna rağmen, o sakınan ve merhametli bakışlar âşık üzerinde feci bir ölüm etkisi yaratmıştır.
أَدَرنَ عُيوناً حائِراتٍ كَأَنَّها … مُرَكَّبَةٌ أَحداقُها فَوقَ زِئبَقٍ
Şaşkına dönmüş gözler evirip çevirdiler; sanki göz bebekleri, cıva üzerine oturtulmuş gibiydi.
Cıva teşbihi, gözlerdeki huzursuz ve titrek bakışları somutlaştırmak için kullanılmıştır.
عَشِيَّةَ يَعدونا عَنِ النَظَرِ البُكا … وَعَن لَذَّةِ التَوديعِ خَوفُ التَفَرُّقِ
O akşam ki, ağlamak bizi bakışmaktan; ayrılık korkusu ise vedalaşmanın lezzetinden alıkoydu.
نُوَدِّعُهُم وَالبَينُ فينا كَأَنَّهُ … قَنا اِبنِ أَبي الهَيجاءِ في قَلبِ فَيلَقِ
Biz onlara veda ederken, ayrılığın içimizdeki tesiri, sanki İbn Ebi’l-Heycâ’nın [Seyfüddevle’nin] bir ordunun kalbine saplanan mızrakları gibiydi.
Bu beyit, kasidenin dönüm noktasıdır: hüsn-i tehallüs beyti.
قَواضٍ مَواضٍ نَسجُ داوُودَ عِندَها … إِذا وَقَعَت فيهِ كَنَسجِ الخَدَرنَقِ
Öyle helak edici ve keskin mızraklar ki; saplandığında Davud’un örgüsü [zırh] onların karşısında örümcek ağı gibi kalır
Dâvûd’un örgüsü ifadesi, Kur’an’da Hz. Dâvûd’a zırh (sâbiğât) yapımının öğretilmesine dair kıssaya yapılan bir telmihtir (el-Enbiyâ 21/80; Sebe’ 34/10-11). Buradaki maksat, en güçlü zırhların bile bu mızraklar karşısında dayanamayacağını vurgulamaktır.
هَوادٍ لِأَملاكِ الجُيوشِ كَأَنَّها … تَخَيَّرُ أَرواحَ الكُماةِ وَتَنتَقي
Orduların komutanlarına yol bulan [o mızraklar], sanki cesur savaşçıların ruhlarını özenle seçip ayırır.
تَقُدُّ عَلَيهِم كُلَّ دِرعٍ وَجَوشَنٍ … وَتَفري إِلَيهِم كُلَّ سورٍ وَخَندَقِ
Yiğitlerin üzerindeki her zırhı ve göğüslüğü parçalar; onlara ulaşmak için her suru ve hendeği yarıp geçer.
يُغيرُ بِها بَينَ اللُقانِ وَواسِطٍ … وَيُركِزُها بَينَ الفُراتِ وَجِلِّقِ
O mızraklarla Lukan ile Vasıt arasında akınlar yapar; onları Fırat ile Şam (Cıllık) arasına diker.
Lukan Bizans topraklarında bir mevki, Vasıt ise Irak’taki şehir.
وَيُرجِعُها حُمراً كَأَنَّ صَحيحَها … يُبَكّي دَماً مِن رَحمَةِ المُتَدَقِّقِ
Ve o mızrakları kıpkırmızı geri getirir; sanki onların sağlam kalanları, kırılmış olanlara acıdığından kan ağlıyor.
فَلا تُبلِغاهُ ما أَقولُ فَإِنَّهُ … شُجاعٌ مَتى يُذكَر لَهُ الطَعنُ يَشتَقِ
Oysa söylediklerimi ona ulaştırmayınız; zira o öyle bir kahramandır ki, ne zaman kendisine mızrak vurmaktan bahsedilse ona özlem duyar.
ضَروبٌ بِأَطرافِ السُيوفِ بَنانُهُ … لَعوبٌ بِأَطرافِ الكَلامِ المُشَقَّقِ
Onun parmak uçları kılıçların keskin ağızlarıyla darbeler indirir; titizlikle işlenmiş belâgatli sözlerin incelikleriyle adeta oynar.
كَسائِلِهِ مَن يَسأَلُ الغَيثَ قَطرَةً … كَعاذِلِهِ مَن قالَ لِلفَلَكِ اِرفُقِ
Ondan istekte bulunan, yağmurdan bir damla isteyen gibidir; onu kınayan ise feleğe ‘yavaşla’ diyen kimse gibidir.
لَقَد جُدتَ حَتّى جُدتَ في كُلِّ مِلَّةٍ … وَحَتّى أَتاكَ الحَمدُ مِن كُلِّ مَنطِقِ
Öyle cömertlik yaptın ki ihsanın her millete ulaştı; ta ki her dilden sana övgüler geldi.
رَأى مَلِكُ الرومِ اِرتِياحَكَ لِلنَدى … فَقامَ مَقامَ المُجتَدي المُتَمَلِّقِ
Rum kralı senin cömertliğe olan şevkini görünce, ihsan dileyen bir yaltakçı konumuna geçti.
وَخَلّى الرِماحَ السَمهَرِيَّةَ صاغِراً … لِأَدرَبَ مِنهُ بِالطِعانِ وَأَحذَقِ
Ve Semherî mızraklarını; mızrak vuruşunda kendisinden daha mahir ve usta olana boyun eğerek bıraktı.
Semherî kelimesi, klasik Arap edebiyatında yüksek kalitesiyle öne çıkan mızrakları ifade eder.
وَكاتَبَ مِن أَرضٍ بَعيدٍ مَرامُها … قَريبٍ عَلى خَيلٍ حَوالَيكَ سُبَّقِ
Ulaşılması uzak bir diyardan sana mektup yazdı; oysa orası etrafındaki o öncü [süratli] atlar için pek yakındır.
وَقَد سارَ في مَسراكَ مِنها رَسولُهُ … فَما سارَ إِلّا فَوقَ هامٍ مُفَلَّقِ
Onun elçisi senin yürüdüğün yoldan geçti; geçerken de ancak ortadan ikiye yarılmış kafataslarının üzerinden yürüyebildi.
Seyfüddevle’nin Bizans topraklarında öldürdüğü düşmanların çokluğunu anlatır. Öyle ki Rum imparatorunun elçisi, emîrin geçtiği yollardan ilerlerken ancak kendi askerlerinin parçalanmış kafataslarına basarak yürüyebilmiştir.
فَلَمّا دَنا أَخفى عَلَيهِ مَكانَهُ … شُعاعُ الحَديدِ البارِقِ المُتَأَلِّقِ
Ve yaklaştığında o, parıldayan ve ışıldayan çelik şavkı senin yerini ondan gizledi
وَأَقبَلَ يَمشي في البِساطِ فَما دَرى … إِلى البَحرِ يَمشي أَم إِلى البَدرِ يَرتَقي
Saray halısının üzerinde yürüyerek yaklaştığında, bir denize doğru mu yürüyor, yoksa dolunaya doğru mu yükseliyor bilemedi.
وَلَم يَثنِكَ الأَعداءُ عَن مُهَجاتِهِم … بِمِثلِ خُضوعٍ في كَلامٍ مُنَمَّقِ
Düşmanlar, süslü püslü sözlerdeki o boyun eğmişlik kadar hiçbir şeyle seni canlarını almaktan vazgeçiremediler.
وَكُنتَ إِذا كاتَبتَهُ قَبلَ هَذِهِ … كَتَبتَ إِلَيهِ في قَذالِ الدُمُستُقِ
Bundan önce ona yazacak olduğunda, mektübü Domestikos’un ense köküne yazardın.
Domestikos (ed-Dumustuk), Bizans İmparatorluğu’ndaki en yüksek rütbeli kara ordusu başkomutanına verilen unvandır. Mısrada, kılıç darbeleriyle açılan yaralar mektuba benzetilmiş.
فَإِن تُعطِهِ مِنكَ الأَمانَ فَسائِلٌ … وَإِن تُعطِهِ حَدَّ الحُسامِ فَأَخلِقِ
Eğer ona eman verirsen o zaten bir dileyendir, yok eğer ona kılıcın keskin ağzını sunarsan, o buna zaten son derece lâyıktır.
وَهَل تَرَكَ البيضُ الصَوارِمُ مِنهُمُ … أَسيراً لِفادٍ أَو رَقيقاً لِمُعتِقِ
O parlak ve keskin kılıçlar onlardan geriye ne fidye verilecek bir esir, ne de azat edilecek bir köle bıraktı mı ki?
لَقَد وَرَدوا وِردَ القَطا شَفَراتِها … وَمَرّوا عَلَيها زَردَقاً بَعدَ زَردَقِ
Tıpkı bağırtlak kuşlarının su başına koşması gibi [kılıçların] keskin ağızlarına koştular ve onun üzerinden saf saf geçtiler.
بَلَغتُ بِسَيفِ الدَولَةِ النورِ رُتبَةً … أَثَرتُ بِها مابَينَ غَربٍ وَمَشرِقِ
Bir nur olan Seyfüddevle sayesinde öyle bir mertebeye ulaştım ki, Doğu ile Batı arasını onunla sarsıp büyük bir yankı uyandırdım.
إِذا شاءَ أَن يَلهو بِلِحيَةِ أَحمَقٍ … أَراهُ غُباري ثُمَّ قالَ لَهُ اِلحَقِ
Eğer bir ahmağın sakalıyla eğlenmek isterse, ona benim tozumu gösterir ve ‘Haydi, yetiş!’ der.
Sakalla eğlenmek ifadesi, bir kimseyi hafife almak, onun ahmaklığıyla alay edip kendisini küçük düşürmek anlamına gelen bir söz öbeğidir. Seyfüddevle, yeteneksiz şairlerle eğlenmek istediğinde, onları Mütenebbî ile rekabete teşvik eder.
وَما كَمَدُ الحُسّادِ شَيء قَصَدتُهُ … وَلَكِنَّهُ مَن يَزحَمِ البَحرَ يَغرَقِ
Hasetçilerin kahrı benim kasten dilediğim bir şey değildi; lakin denize kafa tutan elbet boğulur.
وَيَمتَحِنُ الناسَ الأَميرُ بِرَأيِهِ … وَيُغضي عَلى عِلمٍ بِكُلِّ مُمَخرِقِ
Emir, insanları kendi görüşüyle sınar ve her şarlatanı bildiği hâlde görmezden gelir.
وَإِطراقُ طَرفِ العَينِ لَيسَ بِنافِعٍ … إِذا كانَ طَرفُ القَلبِ لَيسَ بِمُطرِقِ
Oysa gözleri yere indirmek fayda sağlamaz; eğer kalbin bakışı yere indirilmemişse
Emir, şarlatanların gerçek yüzünü hemen fark etse de onları görmezden gelir. Gözünü yumup bakmıyormuş gibi davranıyor ancak kalbi ve zihni, o kimselerin hilelerini bilir
فَيا أَيُّها المَطلوبُ جاوِرهُ تَمتَنِع … وَيا أَيُّها المَحرومُ يَمِّمهُ تُرزَقِ
Ey peşine düşülen kimse! Ona komşu ol ki korunmuş olasın; ey [rızıktan] mahrum kalan kimse! Ona yönel ki rızıklanasın.
وَيا أَجبَنَ الفُرسانِ صاحِبهُ تَجتَرِئ … وَيا أَشجَعَ الشُجعانِ فارِقهُ تَفرَقِ
Ey süvarilerin en korkağı! Onunla yoldaş ol ki cesaret bulasın; ey yiğitlerin en şücaatlısı! Ondan ayrıl ki korkuya kapılıp korkaklaşasın.
إِذا سَعَتِ الأَعداءُ في كَيدِ مَجدِهِ … سَعى جَدُّهُ في كَيدِهِم سَعيَ مُحنَقِ
Düşmanlar onun şan ve şerefine hile katmaya çalıştığında, onun talihi düşmanları kahretmek için öfke içinde harekete geçer.
وَما يَنصُرُ الفَضلُ المُبينُ عَلى العِدا … إِذا لَم يَكُن فَضلَ السَعيدِ المُوَفَّقِ
Apaçık fazilet, düşmanlara karşı [sahibine] yardım edemez; eğer o fazilet, talihli ve muvaffak kılınmış bir zata ait değilse.
Kasideyi Dinlemek İçin
- Schlumberger, Gustave (1890). Un empereur byzantin au dixième siècle: Nicéphore Phocas, Paris: Firmin-Didot et Cie, p. 121. ↩︎

Bir yanıt yazın